Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in gündeme getirdiği “depo okul” ve öğretmen taşıma modeli; eğitim sistemimizin geleceğine dair kritik bir yol ayrımına geldiğimizi gösteriyor. Bu model sadece bir idari düzenleme veya lojistik bir çözüm değil; eğitimin özüne, öğretmenin itibarına ve çocuğun yüksek yararına dair bir zihniyet tercihidir. Ve bu tercih, ne yazık ki insanı ve pedagojiyi değil; maliyeti ve sistemi merkeze almaktadır.
Bugün karşımıza konulan modelde öğretmen; sabit bir eğitim öznesi değil, ihtiyaç duyulan noktaya sevk edilen bir “hareketli unsur” olarak tanımlanıyor. Bir psikolojik danışman kimliğiyle şunu sormak zorundayım: Bir insanın ruhuna, bir çocuğun hayatına “uğrayarak” dokunabilir misiniz?
Eğitim, dört duvar arasında sadece müfredat aktarmak değildir; eğitim bir "bağ" kurma sanatıdır. Bir çocuk; hayatındaki en kırılgan meseleyi, evindeki huzursuzluğu, zihnindeki korkuyu veya başına gelen bir istismar vakasını sadece her gün gördüğü, varlığından emin olduğu ve güven duyduğu o "sabit" yetişkine anlatır. Haftada iki gün gelen bir öğretmen, öğrencinin gözündeki korkuyu fark edemez, sessiz çığlığını duyamaz. Çünkü güven zaman ister, aidiyet ise süreklilik... Öğretmeni "gezici" kıldığınızda, okulun en hayati damarı olan o güven duvarını temelinden yıkarsınız.
Sendikal ve insani perspektiften baktığımızda; bir devlet memurunu, bir eğitimciyi “Bugün bu tarlada iş var, hadi oraya!” mantığıyla oradan oraya sürüklemek akıl alır gibi değildir. Pazartesi bir ilçede, salı başka bir okulda, çarşamba yollarda geçen bir hayat; bir eğitim politikası değil, bir tükenmişlik üretim planıdır.
Yolda geçen saatler sadece zaman kaybı değildir. O saatler; bir öğrencinin teneffüste soramadığı sorusu, bir öğretmenin derse girmeden önce toplayamadığı motivasyonu, bir okulun koridorunda solunamayan aidiyet duygusudur. Öğretmenini "seyyah" yapan bir sistem; öğrenciyi yalnız, okulu ise ruhsuz bırakır. Öğretmeni yoran ve değersizleştiren bir sistemden, nitelikli bir nesil yetiştirmesini beklemek mantık dışıdır.
“Depo okul” ifadesi, eğitime bakış açısının ne kadar mekanikleştiğinin en somut kanıtıdır. Depolar; eşyaların istiflendiği, yedek parçaların tutulduğu ve gerektiğinde dağıtıldığı cansız alanlardır. Peki, öğretmen bir yedek parça mıdır?
Bir öğretmeni “stok” gibi görmeye başladığınız an, eğitimin kalbini durdurursunuz. Öğretmen, bulunduğu yere anlam katan, oradaki sosyal dokuyu değiştiren kişidir. Yer değiştirdikçe etkisi artan bir nesne değil; kök saldıkça gölgesi büyüyen bir çınardır. Mamak’tan Nallıhan’a uzanan bir hinterland içinde direksiyon sallayan bir eğitimciden, o topraklara kök salmasını bekleyemezsiniz.
Eğitimdeki sorunları, sorunların kendisinden daha büyük krizler yaratarak çözemeyiz. Gerçek bir çözüm için yollara değil, insana yatırım yapmalısınız:
Öğretmeni taşımak yerine, görev yaptığı yerin bir parçası olmasını sağlayacak modern yaşam alanları inşa edin.
Zor bölgeleri "sürgün" veya "geçici durak" olmaktan çıkarın; buralarda çalışan öğretmenlerin özlük haklarını, maaşlarını ve hizmet puanlarını iyileştirerek bu okulları cazip hâle getirin.
Eğitimi "saatlik bir hizmet" olarak görmekten vazgeçin. Okulu; öğretmeni, öğrencisi ve velisiyle yaşayan bir ekosistem olarak koruyun.
Eğitim; bir yerden bir yere yetişme telaşı değil, bir çocuğun hayatına yerleşme sürecidir. Öğretmeni yola çıkarırsanız, eğitimi de yoldan çıkarırsınız. Çünkü öğretmen bir yolcu değildir ve okul, asla bir durak olamaz. Eğitim kök salma işidir; bu kökleri koparırsanız, gelecek kuruyacaktır.